siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2009 Salı

Türkiye karşıtlığı eriyor

Fransız devletinin ve özellikle de sağ aydınlarının Türkiye konusunda yaratmaya çalıştıkları teyakkuz hâlinin toplumsal karşılığının sanıldığı kadar net olmadığını, geçenlerde yazmıştım. Bugün yayınlanan bir araştırma, bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. 2005'te yapılan aynı konulu araştırmayla aradaki fark sizin de dikkatinizi çekecek... (Araştırma: CSA)



Nis-09Haz-05Kas-02
Türkiye'nin AB üyeliğine hayır%50%66%55
Türkiye'nin AB üyeliğine evet%35%28%33
Bir fikrim yok%15%6%12

Gördüğünüz gibi, Sarkozy'nin bas bas "Türkiye'ye hayır" diye bağırdığı, MoDem'e kadar bütün sağ partilerin, Türkiye karşıtlığı konusunda yarıştığı bu dört yıllık süreç içerisinde, 'Hayır'cıların ve 'Evet'çilerin oranı, bir hayli değişmiş.

Bundan sonra da bu oran, muhtemelen biraz azalan bir hızla, aynı doğrultuda değişmeye devam edecektir. Başka türlüsünü de bekleyemeyiz. Bana kalırsa 10 ilâ 20 yıl sonra somut olarak gündeme gelecek bir konunun, siyasî hamle amaçlı olarak ısıtılıp ısıtılıp servise sunulması, Fransız toplumunun da tepkisini çekiyor.

Bakın elimde bir başka araştırma daha var. Opinion Way'in 2008 Haziran'ında gerçekleştirdiği bu araştırmada, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği meselesinin, Fransız toplumunun gündeminde ne kadar yer sahibi olduğu öğrenilmeye çalışılmış. Oranlar bence çok çarpıcı. Nicolas Sarkozy, Ségolène Royal ve François Bayrou'ya oy verenlere, yani seçmen kitlesinin hemen tamamına "Aşağıdaki konular arasında sizi en fazla endişelendiren üçü hangileridir?" diye sorulmuş. Bu üç konu arasında "Türkiye'nin AB'ye olası katılımı"nı işaretleyenlerin oranı, yalnızca yüzde 6!

O araştırmaya da bir bakalım (Büyütmek için üstüne tıklayın):



Yorum sizin...

7 Nisan 2009 Salı

Fransızlar bizi neden bu kadar çok seviyor?

Altı yıla yakındır Fransa'da yaşıyorum, Türk olduğum için özel olarak ayrımcılığa uğradığımı, kınandığımı anımsamıyorum. Burada yabancılara karşı genel bir ayrımcılık uygulanıyorsa eğer, ondan payıma düşeni almışımdır belki ama, dediğim gibi, Türk'üm diye özel olarak böyle bir şey gelmedi başıma. Memleketimi soranlara da Türk'üm dediğim zaman yüzünü ekşilterek bakanını hiç görmedim. Tersine, çoğu zaman özel bir ilgiyle karşılaştığımı söyleyebilirim, Türk olduğum için. Peki nedir bu, siyasetçilerin dünyasında olup biten o hâlde? Neden 'öyle' görüyorlar bizi? Hele hele bugünlerde yine, neden yarışa girdi Fransız  liderler, politikacılar, diplomatlar Türkiye'nin AB'ye girişine en çok kendilerinin karşı çıktığını kafamıza kakmak konusunda?



Bunun tek bir yanıtı olamaz kuşkusuz. Gelgelelim doğruya bizi en çok yaklaştıracak unsur, işte bu fotoğrafta gizli belki de. Fransa Cumhurbaşkanı'nın bitmez tükenmez aşağılık kompleksi ve onun doğurduğu sonuçlar, bize bir ölçüde zarar veriyor kuşkusuz ama, en çok da Fransa'nın imajını zedeliyor sanıyorum.

Fransa, tuhaf bir biçimde kendini Türkiye'yle yarışırken buldu diplomatik alanda, tamamen bu aşağılık kompleksi nedeniyle. Aşağıya bazı fact'leri sıralıyorum; ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır.

1- Ortadoğu Sorunu
Türkiye, İsrail-Suriye arasında arabulucu rolü oynadı. Aynı rolü Fransa da oynamak istiyordu. Özellikle de Akdeniz İçin Birlik toplantıları sırasında Paris'te gözümüzün önünde köşe kapmaca oynadı iki ülke. Ancak Fransa, bütün çabalarına karşın iki ülke liderini tek fotoğrafta biraraya getiremedi ve Türkiye'den rol çalamadı. Oysa Türkiye, aynı saatlerde, iki liderden birbirine mesaj taşıyordu.

2- Akdeniz İçin Birlik
Akdeniz İçin Birlik, Fransızlar açısından hem Türkiye'yi AB'den uzaklaştırmaya yarayacak bir manivela olacaktı hem de bölgede Fransa, Türkiye'nin üstlenmeye başladığı rolü kendi üzerine almış olacaktı. Bu nedenle de bu yeni Birlik oluşumuna muazzam diplomatik yatırım yaptı Fransızlar. Ama olmadı; özellikle de İsrail'in Filistin'e saldırmasıyla Akdeniz İçin Birlik, ölü doğan bebeğe döndü. Artık bu sözümona Birlik'i oluşturan ülkeler, biraraya bile gelemiyorlar! Akdeniz İçin Birlik'in bir sonraki büyük zirvesi ne zaman yapılacak, belli değil...

3- Obama ilk kime gidecek?
Nicolas Sarkozy, Fransa tarihinin en Amerikancı cumhurbaşkanı olarak etiketlenmeyi de göze alarak, daha W.Bush başkanken, bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmek için âdetâ kıçını yırttı. Gitti tatilini W.Bush'un Teksas'taki evinde, hamburger yiyerek geçirdi. Amerikan Senatosu'nda baştan aşağı yıkama-yağlama kokan bir konuşma yaptı. Arkasından Obama seçildi. Sarkozy, İngiltere'den sonra Avrupa'daki en sıkı partneri olmak istedi Obama'nın. Yeni Amerikan başkanı, ilk denizaşırı ziyaretini Fransa'ya yapsın diye, "Obama, G20-NATO zirveleri arasında Normandiya'ya geliyor" diye dedikodu çıkarttırdı. Oysa Normandiya gezisi, baştan beri Haziran ayı için düşünülüyordu; bu kumar tutmadı. Yetmiyormuş gibi Obama, ilk denizaşırı ülke ziyaretini Türkiye'ye gerçekleştirdi.

4- Türkiye Mevsimi
Sarkozy, Haziran ayındaki AB seçimlerine kadar Türkiye'nin adını bile duymak istemiyordu. O kadar ki, tam da o tarihler için planlanan MEDEF'in Türkiye gezisini (MEDEF, Fransa'nın TÜSİAD'ı oluyor) erteletmek için araya girdi ve bunu başardı. Aynı nedenle Fransa'da daha önce başlaması planlanan Türkiye Mevsimi'nin açılış tarihini Temmuz başına ittirdi. Hattâ tamamen iptal etmek de istedi; ama başaramadı. Paris Kitap Fuarı'nın onur konuğu olarak Türkiye çağrılacaktı. Bu konuda her türlü ön anlaşma yapılmıştı. Resmen doğrulatmak mümkün değil; ancak kulislerde konuşulanlardan anlıyorum ki, bunu da Sarkozy iptal ettirdi.

5- NATO Savaşları
Fransa, NATO'nun askeri kanadına girerken, aynı zamanda Birlik'te önemli görevler kapmak niyetindeydi. Zaten NATO kararını daha 2007 yılında almışlardı kendi içlerinde ve mahut görevleri kapmak için hanidir gizli diplomasi yürütüyorlardı. Sonuçta sadece, NATO'nun ABD'deki temsilcisinin Fransız olmasını sağlayabildikleri söyleniyor; o da kesin mi, henüz bilmiyoruz. Ancak Fransa, çok istediği NATO Genel Sekreter yardımcılığı görevini ve NATO'nun Afganistan özel temsilciliğini Türkiye'ye kaptırdı.

Kouchner koltuğunu korumak için fikir değiştirdi

Birkaç ay önce buradaki basın mensuplarına verdiği kahvaltıda Ali Babacan'a, "Fransa'nın Türkiye konusundaki politikasına rağmen, meslektaşınız Kouchner, sizinle özel temaslarında, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği konusundaki kişisel olumlu görüşlerini mi dile getiriyor, yoksa hükümet politikasını mı dile getiriyor?" diye sormuştum. Babacan bu soruya yanıt vermek istemedi; ama çok manidar bir şey söyledi: "Şimdi bu konuyla ilgili bir şey söylersem, Fransa'da hükümet krizi bile çıkabilir." Bunun Türkçe tercümesi; evet, kişisel görüşlerini öne çıkarıyor, bakanı olduğu hükümetin değil, şeklindedir.



Ama Kouchner, az önce saydığım bütün olup bitenden sonra bu sabah çıktı, "Bundan sonra Türkiye'nin AB adaylığından yana değilim" dedi. Böylece kabinede Türkiye'den yana olan tek bakan da, görüşünü değiştirmiş oldu. Kouchner'in bu fikir değişimi de, istediği kadar bahane üretsin, Türkiye karşısında uğradığı başarısızlıkların faturasının kendisine kesilecek olduğunu bilmesinden kaynaklanıyor. Sarkozy önümüzdeki hafta ya da aylarda bakanlar kurulunda büyük değişiklikler yapacak. Bu başarısızlığının ardından da Kouchner, tabiî ki de durumu tehlikeye giren bakanlar arasındaydı. Doktor Kouchner, Türkiye konusundaki fikrini değiştirdiğini açıklayarak, Sarkozy'nin gözüne girmeyi ve bu sayede koltuğunu kurtarmayı garantiledi; hepsi bu.

Kouchner'e güveniyor muydu Türk hükümeti, bunu hiçbir zaman tam anlamamız mümkün olmadı açıkçası. Ama sosyalist geçmişi nedeniyle kendisiyle aynı kanatta yeralan Jack Lang, bir televizyon kanalında isim vermeden yaptığı açıklamada, Kouchner'in yanar-dönerliğini imâ etmişti. Mesele bundan ibarettir.

Kurtlanmalarının nedeni başka

Nicolas Sarkozy, 15 senedir özel derslerle pekiştirmeye çalıştığı hâlde öğrenemediği İngilizcesiyle bu işi çözemeyeceğini, Amerika'nın gözüne giremeyeceğini biliyor. Ne Barack Obama ne de Joe Biden, Nicolas Sarkozy'nin eski tip külüstür diplomatik ataklarından hazzediyor. Bush ile işler fena gitmiyor gibiydi; ancak ABD'nin bugünlerde dizayn ettiği yeni uluslararası politikalar, Sarkozy'yi balkona itiyor.

Size bir de sır vereyim: Obama'nın Prag'da yaptığı konuşmada Sarkozy'yi en çok rahatsız eden unsur, ABD Başkanı'nın Türkiye lehine konuşması da değildi esasen. Obama, konuşmasında çok daha önemli bir unsurun, karşılıklı nükleer silahsızlanmanın, Anglo-Sakson diplomasisinin deyişiyle "Global Zero"nun altını çizmişti. İşte Fransa'nın yanaşmak istemediği en büyük siyasi dönüşüm, esas bu konuda gerçekleşebilir. Obama'nın bu konuya, üstelik de Strasbourg'daki zirvenin hemen ertesinde girmiş olması, Fransa'ya "NATO'ya hoşgeldin. Hadi bakalım, şimdi beraber silahsızlanıyoruz" şeklinde ulaştı. Fransa 1965'te NATO'nun askeri kanadından kendini, tam da bu nedenle, nükleer caydırıcılık sırlarını Amerika'yla paylaşmamak adına soyutlamıştı. Şimdi geri döndü ve ABD daha ilk günden "Kaldığımız yerden devam" mesajını göndererek, Sarkozy hükümetini bir hayli irkiltti. Yarının konusu olan Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini, işte bundan, yani bugünün konusu olan nükleer silahsızlanma meselesinin üstünü örtmek istediklerinden öne çıkartmaya çalışıyorlar.

Tutar mı? Göreceğiz. Ama hiç sanmıyorum.

Biz de sizi...

Ben Türkiye'nin AB'ye üye olmasına her zaman karşı çıktım ve hâlâ karşıyım. Fransa'nın bu tutumunu Birlik üyelerinin büyük bölümü de paylaşıyor. Türkiye büyük bir ülke, Avrupa'nın ve ABD'nin müttefiki. Türkiye'yle imtiyazlı ortak olarak ilişkilere devam edilmeli. Bu yöndeki tutumum değişmedi ve değişmeyecek.
Nicolas Sarkozy, 5 Nisan Pazar, TF1
Bu tartışma bizde cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bile önce kapandı. Türkiye'yi imtiyazlı, hattâ benzersiz ortak olarak görüyoruz. Ama hepsi bu.
Michel Barnier (Tarım Bakanı), 6 Nisan Pazartesi, Le Figaro
Grubumuz Türkiye'nin Birlik'e girmesine büyük çoğunlukla karşıdır.
Jean-François Copé (UMP Meclis Grubu Lideri), 6 Nisan Pazartesi, AFP
Sarkozy yalan söylüyor, burnu uzuyor. Türkiye'ye esas karşı olan biziz.
Jean-Marie Le Pen (Front National Lideri), 6 Nisan Pazartesi, basın açıklaması

3 Nisan 2009 Cuma

Sarko'nun hızlı günleri


Nicolas Sarkozy'nin müthiş bir belagat yeteneği olduğu gerçeğini teslim etmek zorundayım. Hatırlarsanız, Fransa'da bir süredir 'Kapitalizmin ahlâkîleştirilmesi' başlığı altında bir tartışma yürütüldüğünü söylemiştim. Eski bir tartışmanın, bugünkü küresel ekonomik krize uyarlanmış hâliydi kuşkusuz bu. Batı coğrafyasında liberalizme en az ve en ağır kapı açan ülke konumundaki Fransa'nın bu konuyla haşır neşir olmasında şaşılacak bir şey yoktu ayrıca.


İlerleyen günlerde bu tartışma, artık benim buradan size anlatmamı gerektirmeyecek kadar büyük bir hızla kitleselleşti zaten. Londra'daki G20 Zirvesi, özellikle de Nicolas Sarkozy'nin 'daha ahlâkî bir kapitalizm' talepleriyle bu prensibi bir şekilde benimsedi. Öngörülen önlemlerin gerçekten pek ahlâklı, pek namuslu olup olmadığı konusundaki olası bir ikinci tartışmayı şimdilik dışarıda bırakarak söylemek gerekirse, Fransa'nın G20 Zirvesi'nde ortaya çıkan tabloda büyük payı olduğuna rahatlıkla ikna olabiliriz. Vergi cennetleri konusunda kara, gri, ak listeler; bu kara listede yeralan ülkelerde yatırım yapan dev finans kurumları için öngörülen küresel yaptırımlar; banka açıklarının sıfırlanması; çevre politikalarının ilk kez bu denli büyük bir zirvede ana eksene yerleşmesi gibi parametreler, Sarkozy'nin Londra'da yürüttüğü tatlı-sert diplomasinin başarıyla sonuçlandığını gösteriyor.

Önümüzdeki saatlerde de NATO'nun askeri karar mekanizmasına geri dönecek Fransa'da Sarkozy için parlak bir hafta oldu doğrusu. 'Ahlâkî kapitalizm' konusunda Batılı dostlarını, NATO konusundaysa kendi vatandaşlarını üç aşağı beş yukarı ikna etmeyi başardı.

22 Mart 2009 Pazar

Ahlâkî kapitalizm tartışmaları

Total firması, 555 kişinin işine son vereceğini ya da kendi tâbiriyle 555 kişinin 'gönüllü olarak' istifa edeceğini duyurunca, Fransa'da büyük kıyamet koptu. O kadar ki, sadece muhalifler, sendikalar, sivil toplum örgütleri değil, doğrudan doğruya Çalışma Bakanı Laurent Wauquiez, gelişmeyi 'skandal' olarak nitelendirildi. Her gün televizyonda, 2008 yılında 14 milyar Avro'yla, Fransa şirket tarihinin en büyük kârını açıklayan Total'in, yeniden yapılanma çerçevesi içerisinde bile olsa böylesi derin bir kriz ortamında işçi çıkarmasının, sorumsuzca olduğu şeklindeki yorumlarla karşılaşıyoruz. Total, bir Fransız şirketi olduğu için, ondan 'sosyal sorumluluk' uyarınca hareket etmesi bekleniyor kısacası.


Kriz başladı başlayalı kimi Fransız siyasetçiler, "Kapitalizmin ahlâkîleştirilmesi" adını verdikleri bir kavramı gündeme getiriyorlar. Roger Karoutchi'den duymuştum bunu, Christine Lagarde da yanlış anımsamıyorsam benzer şeyler söylemişti. Dün Nadine Morano da sözünü etti, daha ahlâkî bir kapitalizm arayışı içerisine girmeleri gerektiğini. Bu saydığım isimlerin hepsi, bugünkü hükümette bakan olarak görev yapıyorlar. Demek ki giderek yaygınlaşmaya başlayan ortak kanaât oluşuyor bu konuda.

Fransız kapitalizmi, aslında 'Fransız istisnası' kavramı açısından bir istisna oluşturmuyor. Bugünkü liberal kapitalizm düzenine ayak uydurmuş bir devletin, Total'in gerçekten de bir Fransız şirketi olduğunu varsayması, Fransız'a özgü olsa gerek. Bugün dünyanın her yanından hissedarları bulunan devâsâ, transnasyonal bir firmanın, bütün dünyanın krizi dururken, kâr maksimizasyonu faktörü, bu düzenin başat meselesi hâline gelmişken, 555 Fransız çalışanın durumunu düşüneceğine inanacak kadar kendinden emin olmak, şaşırtıcı bir safdillik doğrusu. Sen kuyruğunu kaptır, bütün pazarını, yasalarını, doktrinlerini önce Avrupa Birliği'ne, sonra ABD'ye uyarla; ondan sonra da Total'den, Fransız çalışanları için özel ricada bulun ve "Siz geçen sene 14 milyar kâr ettiniz. Bir iyilik edin, işten çıkarmaları iptal edin" de. Fotoğrafta gördüğünüz Total'in patronu Christophe de Margerie, nâm-ı diğer big moustache ('kocabıyık'), sırıtıyor bence bıyık altından. 

2005 Temmuz'unda Danone'un Pepsi'ye satılabileceğine ilişkin haberler yayınlandığında, öylesine büyük bir gürültü koptu ki Fransa'da, iki firma da birkaç gün içinde bu doğrultudaki görüşmeleri durdurmak zorunda kaldılar. Fransız kollektif bilinci açısından, kurulduğundan bu yana zaten özel olan ya da sonradan özelleştirilen firmaların bir kısmı, gerçekten de bir bakıma 'millî firma' niteliği taşıyorlar. Danone, bunlardan biri; Renault, Citroën, Air France, Crédit Lyonnais, Havas diğerleri. Fransa böyle; Fransız böyle.

Fransız siyasetinde yaşanan kriz de, Fransa'nın bugünkü sosyo-ekonomik trajedisi de burada yatıyor bana kalırsa. Total'in kararına ilişkin en az tepki gösterenlerden biri sözgelimi, tam tersi olması gerektiğini düşünebilecek olmamıza karşın, Sosyalist Parti'ydi. Şizofrenleşiyorlar çünkü: Fransız mı olmalılar, Avrupalı mı? Daha doğrusu, Avrupa Birliği'nin uyulmasını neredeyse zorunlu kıldığı liberal modeli mi takip etmeliler, Fransa'nın geleneksel (ahlâkî!) kapitalizmini mi? Savruluyorlar. Sağ da savruluyor, sol da.

Fransa'da da, etkisiyle tepkisiyle siyaset, artık gerektiği anda konuşturamadığı iktidarını, yavaş yavaş finans-kapital devleriyle paylaşmaya başlayacak. Daha doğrusu, zaten paylaşmaya başladı; ama bunu kabul etmekte zorlanıyordu. Şimdi ilk kez, Total'den, bir sosyal sorumluluk 'rica' edildiğine göre, gerçek iktidarın kimin eline geçtiği de âdetâ itiraf edilmiş oluyor.

Peki Fransız siyaset sınıfının, bu boydaki diğer ülkelere göre rötarla da olsa bu acı gerçeği içine sindirmiş olması, tüm elitleri kapsayarak genişleyebilecek bir fenomen mi? Diyelim ki öyle; peki bunun yaratacağı toplumsal tepki, yeniden tanımlanan sistem içinde kolaylık eritilebilecek mi? 

Önümüzdeki yıllarda buralarda bunlar konuşuluyor olacak.

Fotoğraf: Getty Images

19 Mart 2009 Perşembe

Fransız alışkanlığı


Son olarak 29 Ocak'ta toplanmışlardı. Benim Fransa'da izlediğim en kalabalık gösterilerden biriydi. Fransa çapında en az 2 milyon kişi sokaklardaydı. Bugün yine genel grev vardı ve şu saatlerde gelen haberlere göre, 29 Ocak'tan da kalabalıkmış sokaklar.
Ben de République Meydanı'nda başlayan bu gösteriyi biraz takip etmeye çalıştım. Vaktim kalmadığından, Nation Meydanı'na doğru yürüyüşü takip etmedim; ancak daha yürüyüş başlamadan bile, yüzbinden fazla insanın o an etrafınızda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Bu gösterilerin sebepleri değişmiyor, bir süre daha değişmeyecek. En az 2 milyon 200 bin işsiz var Fransa'da. Yıl sonunda 3 milyona doğru yaklaşması bekleniyor. Asgari ücret 1037 Euro. Fikriniz olsun diye söylemek gerekirse, ortalama bir semtte 40 metrekarelik evin fiyatı 800 ilâ 1000 Euro arasında değişiyor. Bu şartlar altında; "Daha çok çalış, daha çok kazan" sloganıyla iktidara gelen Sarko'nun protesto edilmemesi mümkün mü?

Bernadette 'dekore edildi'



Her gün dağıtılan Légion d'honneur'lerden, yani Fransız usûlü devlet üstün hizmet madalyalarından, bir tane de önceki cumhurbaşkanının eşine verilmiş de ne olmuş, diyebilirsiniz. Oysa Bernadette, öyle basit bir kadın değil. Bir defa, seçilmişliği olan tek Fransız başbayanı kendisi. Yıllar boyu Corrèze bölgesinin genel danışmanlığını, Sarran şehri belediye başkan yardımcılığını yürüttü bu sayede. Benim bugüne dek gördüğüm en aktif, en girişken, en konuşkan cumhurbaşkanı eşi. O kadar ki, rahatlıkla istediği televizyon programına katılıyor ve cumhurbaşkanı olmasına karşın, eşinden hiç bahsetmesine gerek kalmaksızın ortamın yıldızı olabiliyor. Çünkü kendisine, Jacques Chirac'ın eşi olmak dışında da bir isim yapabilmiş. Dolayısıyla, Sarkozy'nin taktığı bu nişan, bu kez hak eden birine gidiyor.

Başlıktaki 'dekore edildi' ifadesine gelirsek... O benim hep ilgimi çekmiştir. Madalya takılan biri için 'dekore edildi' deniyor Fransızca'da. Daha da ilginci, dekorasyon sözcüğünün Türkçe karşılığını ("süslemek"), Fransızlara söylediğiniz zaman duyacağınız kahkaha olabilir. "Suce les mecs" yazılır, "süslemek" okunur bir laf vardır; "Erkekleri em" anlamına gelir. Emmekten kasıt, basbayağı oral seks. Nereden nereye, değil mi?

Tebrikler Bernadette Teyze. Zevzekliğim tuttu, konuyu saptırdım, özür diliyorum senden de.



Fotoğraflar: AFP

16 Mart 2009 Pazartesi

/-)

Hadopi koydular adını. Esasen, "Haute autorité pour la diffusion des œuvres et la protection des droits sur Internet"in kısaltması oluyor. Eserlerin Yayımlanması ve İnternet Haklarının Korunması Yüksek Kurulu gibi bir anlama geliyor. Sarkozy'nin son model, internetten lisanssız içerik indirenin canına okurum, aparatı oluyor aynı zamanda.

Gazetelerde okumuşsunuzdur belki; kısaca özetlemek gerekirse, bugünlerde Ulusal Meclis'in gündeminde bulunan bu Hadopi yasası, izinsiz indirmenin önüne geçmeyi hedefliyor. Buna göre, internet servis sağlayıcısı bir şirket, izinsiz indiren müşterisine önce bir e-posta mesajı göndererek, "Böyle devam edersen, canın yanacak" diyor; müşteri akıllanmazsa, bu sefer iadeli taahhütlü mektupla, "Bana bak, canına okurum, suyunu keserim" diyor; müşteri aynen devam ederse, "Eh benden günah gitti" diyerek, hakikaten suyunu, yani internet bağlantısını kesiyor. Ceza, yerine göre 3 aydan 1 yıla kadar bağlantısızlık şeklinde uygulanacak, eğer yasa geçerse.

Sarkozy'ye çok yakın bir gazeteci, geçenlerde bir itirafta bulunarak, Cumhurbaşkanı'nı hiç bilgisayar başında görmediğini söyledi. Gerçekten de Sarko, her hâliyle manuel bir insan görüntüsü veriyor. Bunu coach'uyla bir konuşsa iyi olur diye düşünüyorum.

İnternetçiler bu işe kızdılar ve tabiî şimdiden uygulamaya karşı çıkan siteler açmaya başladılar. Özellikle de "Korsan Şebekesi" isimli internet sitesi, yasa tasarısına karşı geniş katılımlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya'nın da işareti, internet diline uygun bir biçimde /-) olarak belirlendi. Yukarıda gördüğünüz protesto banner'ında, "Milyonlarcayız. Bize korsan muamelesi yapıyorlar" deniyor.

Bu arada hükümetin izinsiz indirmeye karşı kampanya kapsamında daha önce açtığı jaimelesartistes.fr (sanatcilariseviyorum.fr) sitesi de hack'lendi. Site, bu yazının yazıldığı şu saatlerde henüz kendine gelebilmiş değil.

Ayrıca Fransa'nın ünlü iktisatçı, vakt-i zamanında Mitterand'ın sağkolu, kültür ve iletişim duayeni Jacques Attali de hükümete karşı bayrak açtı. Blog sitesinde "Skandal ve gülünç bir yasa" başlıklı bir yazı yayınlayan Attali, müzik ve sinema alanında hizmet veren dev firmaların, Fransa'da etkili birkaç sanatçının arkasına sığınarak, devasa kazançlarına yenilerini eklemek adına, yeni iletişim modellerinin algoritmasını tanımayan gerek sağ gerekse de soldan politikacıları kullandıklarını öne sürdü.

Yasa muhtemelen Nisan başı gibi oylanacak. Bence yasa geçsin. Geçtikten sonra, artık kullanıcıların 'indirme' işlemine pek rağbet göstermediğini, herkesin Youtube'den, oradan buradan 'stream' ettiğini, dolayısıyla engelleyemeyeceklerini, bu arada yeni iletişim tekonolojilerine tamamen cahil olduklarını artık kendileri de görmek zorunda kalmış olacaklar. Bu da onlara yeter.

13 Mart 2009 Cuma

Antarktika, Arktika, Türkiye!



Geçenlerde aktif siyasi yaşamını noktalayan eski başbakanlardan Michel Rocard, Fransa'nın Antarktika ve Arktika Büyükelçisi oluyormuş. 

Şimdi ben bu gelişmeyi nasıl yorumlayacağımı bilemedim. Rocard, kısa bir süre önce, "Oui à la Turquie" ("Türkiye'ye evet!") adında bir kitap yazmıştı. Türkiye'nin AB adaylığını savunan kitabın, yüzde yüz kanıtlanamayacağı için medyaya konu olmayan, ama biz gazeteciler tarafından bilinen en önemli özelliği, Türkiye tarafından sponsorize edilmiş olmasıdır. Yani Rocard, tabiî büsbütün kalemini satarak değil ama, zaten Türkiye'nin Birlik'e üye olmasını istediği için, kitabın özellikle de böyle provokatif bir başlıkla ve yer yer aşırı övgü dolu bir içerikle basılmasına, Türk lobisiyle olan ilişkisi sayesinde izin vermişti.

Doğal olarak aklıma, bu durumu öğrenen Sarko, adamı kutuplara mı sürüyor acaba, şeklinde bir olasılık geldi. Ve fakat öyle değilmiş sayın seyirciler. Adamın kutuplara acayip bir merakı varmış ve özellikle de Arktika'nın, yani Kuzey Kutbu'nun korunması meselesiyle ilgili dünyada bilinen uzmanlardan biriymiş.

Dolayısıyla bu görevlendirmeyi anladım şimdi. Ama ister istemez aklıma şu geliyor: İnsanın kendi ülkesi dışında en çok merak duyduğu diyarlar Arktika, Antarktika veTürkiye olursa, bu durumu nasıl yorumlamak gerekir? Kutuplarda üşüyen Rocard, ülkemizin sıcak misafirperverliğinden mi etkilenmiştir mesela? Bilemedim.

Birebir de tanışmıştım. Şeker bir insan.

12 Mart 2009 Perşembe

NATO mermer

Fransa NATO'ya girecek, bu belli oldu artık. Dün Sarkozy, bu konuda önceden de bilinen görüşünü, her zamanki hamasî üslûbuyla resmîleştirdi. Fransa, hatırlatalım, 1966 yılında NATO'nun askeri karar mekanizmalarından çekilmişti. Kararı alan, dönemin devlet şefi Charles de Gaulle idi ve argümanı da, Fransa'nın savunma stratejilerini, Amerika'nın güdümünde hareket ettiği gerekçesiyle NATO'ya kapalı tutmak idi. Yani, bizim de çok iyi bildiğimiz 'tam bağımsızlık' kavramı, etkili olmuştu bu kararda.



De Gaulle'ün tavrı, çok uzun yıllar desteklendiğinden, Fransa'nın NATO konusundaki tutumu uzun yıllar değişmedi. Ne sağda ne solda pek de farklı ses çıkmıyordu bu konuda. Gelgelelim Duvar'ın yıkılması, her şey gibi, NATO'yla ilgili algılamayı da yavaş yavaş değiştirdi. Fransa'nın 'askeri işgal' korkusundan hareket ederek askeri stratejiler geliştirmesi fikri, yerini, yeni tür risklere karşı, global önlem mekanizmalarına dahil olma modeli lehine evrildi. Bu evrimi gören François Mitterand, 1992'de ilk denemeyi yaparak, NATO'nun askeri kanadına temsilci sokmayı denedi; 1996'da Chirac bunu kurumsallaştırdı. Bugün işte bu sürecin son aşamasındayız: Sarkozy, Fransa'yı resmen NATO'ya geri döndürmeye hazırlanıyor.

Sarko dün, her zamanki gibi fırlamalıklar yaparak anlattı meseleyi: "NATO'ya girersek tam bağımsızlığımızı kaybederiz" argümanını, "Dostlarımıza küfrediyorsunuz. Ne yani, zaten NATO'da olan dostlarımız tam bağımsız değiller mi?" sorusunu sorarak; "NATO'ya geri dönüş kararı, De Gaulle mirasına ihanet olur" ısrarını, "De Gaulle'ün bugün şu durumda ne yapacağını nereden biliyorsunuz? 1966'da nasıl 1920'lerin mantığıyla hareket etmediyse, 2000'lerde de 1960'ların siyasal iklimine göre kararlar alacak değildi" diyerek çürüttü. Hattâ daha da öteye giderek, NATO'daki Amerikan ağırlığının sebebini, Avrupa'nın örgütteki zayıflığına, o zayıflığı da, herkesin gönlünü çalacak bir patriyotizmle, Fransa'nın yokluğuna bağladı.

Türkiye ne yapacak?

Şimdi artık bu süreç başlamış durumda. Gerisi açıkçası biraz hikâye. Meclis'te önümüzdeki günlerde görüşecekler, tartışacaklar, oylayacaklar; ancak sonuç şimdiden belli: Fransa'nın geri dönüş talebi, Nisan başında Strasbourg'da düzenlenecek tarihî NATO Zirvesi'ne iletilecek. Sorun çıksa çıksa, burada, o da Türkiye tarafından çıkabilir; zira Türkiye Fransa'yı bloke edebilir deniyor. Ben böyle bir gelişmeye, yüzde sıfır ihtimâl veriyorum. Sarkozy, bu meseleyi çoktan hâlletmiş olmasa, bu kadar maceraya da zaten girmezdi. Türkiye şimdilik sessiz. Ama bu sessizlik, sanıldığı gibi Fransa'yı tedirgin etmeye yönelik değil bence; seçim öncesi çıkacak olası tepkilerin önünü kesmeye çalışıyor hükümet esasen. "Bize AB üyeliği nedeniyle set çeken Fransa'nın önünü biz niye açıyoruz?" sorusuyla seçimden sonra karşılaşmayı tercih ediyorlar.

Ama bu soru er ya da geç mutlaka sorulacak. Hükümet, bunun yanıtını hazırladı mı? Türkiye, Fransa'ya bu kapıyı açarken, karşılığında ne alacak, belli mi? Merak konusu...