nicolas sarkozy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nicolas sarkozy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2009 Cuma

Bilge adam


Reuters bu fotoğrafı G20 toplantıları sırasında çekmiş. Monsieur le Président başucuna koymuştur bence bu kareyi...

14 Nisan 2009 Salı

Türkiye karşıtlığı eriyor

Fransız devletinin ve özellikle de sağ aydınlarının Türkiye konusunda yaratmaya çalıştıkları teyakkuz hâlinin toplumsal karşılığının sanıldığı kadar net olmadığını, geçenlerde yazmıştım. Bugün yayınlanan bir araştırma, bunu net bir biçimde ortaya koyuyor. 2005'te yapılan aynı konulu araştırmayla aradaki fark sizin de dikkatinizi çekecek... (Araştırma: CSA)



Nis-09Haz-05Kas-02
Türkiye'nin AB üyeliğine hayır%50%66%55
Türkiye'nin AB üyeliğine evet%35%28%33
Bir fikrim yok%15%6%12

Gördüğünüz gibi, Sarkozy'nin bas bas "Türkiye'ye hayır" diye bağırdığı, MoDem'e kadar bütün sağ partilerin, Türkiye karşıtlığı konusunda yarıştığı bu dört yıllık süreç içerisinde, 'Hayır'cıların ve 'Evet'çilerin oranı, bir hayli değişmiş.

Bundan sonra da bu oran, muhtemelen biraz azalan bir hızla, aynı doğrultuda değişmeye devam edecektir. Başka türlüsünü de bekleyemeyiz. Bana kalırsa 10 ilâ 20 yıl sonra somut olarak gündeme gelecek bir konunun, siyasî hamle amaçlı olarak ısıtılıp ısıtılıp servise sunulması, Fransız toplumunun da tepkisini çekiyor.

Bakın elimde bir başka araştırma daha var. Opinion Way'in 2008 Haziran'ında gerçekleştirdiği bu araştırmada, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği meselesinin, Fransız toplumunun gündeminde ne kadar yer sahibi olduğu öğrenilmeye çalışılmış. Oranlar bence çok çarpıcı. Nicolas Sarkozy, Ségolène Royal ve François Bayrou'ya oy verenlere, yani seçmen kitlesinin hemen tamamına "Aşağıdaki konular arasında sizi en fazla endişelendiren üçü hangileridir?" diye sorulmuş. Bu üç konu arasında "Türkiye'nin AB'ye olası katılımı"nı işaretleyenlerin oranı, yalnızca yüzde 6!

O araştırmaya da bir bakalım (Büyütmek için üstüne tıklayın):



Yorum sizin...

7 Nisan 2009 Salı

Fransızlar bizi neden bu kadar çok seviyor?

Altı yıla yakındır Fransa'da yaşıyorum, Türk olduğum için özel olarak ayrımcılığa uğradığımı, kınandığımı anımsamıyorum. Burada yabancılara karşı genel bir ayrımcılık uygulanıyorsa eğer, ondan payıma düşeni almışımdır belki ama, dediğim gibi, Türk'üm diye özel olarak böyle bir şey gelmedi başıma. Memleketimi soranlara da Türk'üm dediğim zaman yüzünü ekşilterek bakanını hiç görmedim. Tersine, çoğu zaman özel bir ilgiyle karşılaştığımı söyleyebilirim, Türk olduğum için. Peki nedir bu, siyasetçilerin dünyasında olup biten o hâlde? Neden 'öyle' görüyorlar bizi? Hele hele bugünlerde yine, neden yarışa girdi Fransız  liderler, politikacılar, diplomatlar Türkiye'nin AB'ye girişine en çok kendilerinin karşı çıktığını kafamıza kakmak konusunda?



Bunun tek bir yanıtı olamaz kuşkusuz. Gelgelelim doğruya bizi en çok yaklaştıracak unsur, işte bu fotoğrafta gizli belki de. Fransa Cumhurbaşkanı'nın bitmez tükenmez aşağılık kompleksi ve onun doğurduğu sonuçlar, bize bir ölçüde zarar veriyor kuşkusuz ama, en çok da Fransa'nın imajını zedeliyor sanıyorum.

Fransa, tuhaf bir biçimde kendini Türkiye'yle yarışırken buldu diplomatik alanda, tamamen bu aşağılık kompleksi nedeniyle. Aşağıya bazı fact'leri sıralıyorum; ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır.

1- Ortadoğu Sorunu
Türkiye, İsrail-Suriye arasında arabulucu rolü oynadı. Aynı rolü Fransa da oynamak istiyordu. Özellikle de Akdeniz İçin Birlik toplantıları sırasında Paris'te gözümüzün önünde köşe kapmaca oynadı iki ülke. Ancak Fransa, bütün çabalarına karşın iki ülke liderini tek fotoğrafta biraraya getiremedi ve Türkiye'den rol çalamadı. Oysa Türkiye, aynı saatlerde, iki liderden birbirine mesaj taşıyordu.

2- Akdeniz İçin Birlik
Akdeniz İçin Birlik, Fransızlar açısından hem Türkiye'yi AB'den uzaklaştırmaya yarayacak bir manivela olacaktı hem de bölgede Fransa, Türkiye'nin üstlenmeye başladığı rolü kendi üzerine almış olacaktı. Bu nedenle de bu yeni Birlik oluşumuna muazzam diplomatik yatırım yaptı Fransızlar. Ama olmadı; özellikle de İsrail'in Filistin'e saldırmasıyla Akdeniz İçin Birlik, ölü doğan bebeğe döndü. Artık bu sözümona Birlik'i oluşturan ülkeler, biraraya bile gelemiyorlar! Akdeniz İçin Birlik'in bir sonraki büyük zirvesi ne zaman yapılacak, belli değil...

3- Obama ilk kime gidecek?
Nicolas Sarkozy, Fransa tarihinin en Amerikancı cumhurbaşkanı olarak etiketlenmeyi de göze alarak, daha W.Bush başkanken, bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmek için âdetâ kıçını yırttı. Gitti tatilini W.Bush'un Teksas'taki evinde, hamburger yiyerek geçirdi. Amerikan Senatosu'nda baştan aşağı yıkama-yağlama kokan bir konuşma yaptı. Arkasından Obama seçildi. Sarkozy, İngiltere'den sonra Avrupa'daki en sıkı partneri olmak istedi Obama'nın. Yeni Amerikan başkanı, ilk denizaşırı ziyaretini Fransa'ya yapsın diye, "Obama, G20-NATO zirveleri arasında Normandiya'ya geliyor" diye dedikodu çıkarttırdı. Oysa Normandiya gezisi, baştan beri Haziran ayı için düşünülüyordu; bu kumar tutmadı. Yetmiyormuş gibi Obama, ilk denizaşırı ülke ziyaretini Türkiye'ye gerçekleştirdi.

4- Türkiye Mevsimi
Sarkozy, Haziran ayındaki AB seçimlerine kadar Türkiye'nin adını bile duymak istemiyordu. O kadar ki, tam da o tarihler için planlanan MEDEF'in Türkiye gezisini (MEDEF, Fransa'nın TÜSİAD'ı oluyor) erteletmek için araya girdi ve bunu başardı. Aynı nedenle Fransa'da daha önce başlaması planlanan Türkiye Mevsimi'nin açılış tarihini Temmuz başına ittirdi. Hattâ tamamen iptal etmek de istedi; ama başaramadı. Paris Kitap Fuarı'nın onur konuğu olarak Türkiye çağrılacaktı. Bu konuda her türlü ön anlaşma yapılmıştı. Resmen doğrulatmak mümkün değil; ancak kulislerde konuşulanlardan anlıyorum ki, bunu da Sarkozy iptal ettirdi.

5- NATO Savaşları
Fransa, NATO'nun askeri kanadına girerken, aynı zamanda Birlik'te önemli görevler kapmak niyetindeydi. Zaten NATO kararını daha 2007 yılında almışlardı kendi içlerinde ve mahut görevleri kapmak için hanidir gizli diplomasi yürütüyorlardı. Sonuçta sadece, NATO'nun ABD'deki temsilcisinin Fransız olmasını sağlayabildikleri söyleniyor; o da kesin mi, henüz bilmiyoruz. Ancak Fransa, çok istediği NATO Genel Sekreter yardımcılığı görevini ve NATO'nun Afganistan özel temsilciliğini Türkiye'ye kaptırdı.

Kouchner koltuğunu korumak için fikir değiştirdi

Birkaç ay önce buradaki basın mensuplarına verdiği kahvaltıda Ali Babacan'a, "Fransa'nın Türkiye konusundaki politikasına rağmen, meslektaşınız Kouchner, sizinle özel temaslarında, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği konusundaki kişisel olumlu görüşlerini mi dile getiriyor, yoksa hükümet politikasını mı dile getiriyor?" diye sormuştum. Babacan bu soruya yanıt vermek istemedi; ama çok manidar bir şey söyledi: "Şimdi bu konuyla ilgili bir şey söylersem, Fransa'da hükümet krizi bile çıkabilir." Bunun Türkçe tercümesi; evet, kişisel görüşlerini öne çıkarıyor, bakanı olduğu hükümetin değil, şeklindedir.



Ama Kouchner, az önce saydığım bütün olup bitenden sonra bu sabah çıktı, "Bundan sonra Türkiye'nin AB adaylığından yana değilim" dedi. Böylece kabinede Türkiye'den yana olan tek bakan da, görüşünü değiştirmiş oldu. Kouchner'in bu fikir değişimi de, istediği kadar bahane üretsin, Türkiye karşısında uğradığı başarısızlıkların faturasının kendisine kesilecek olduğunu bilmesinden kaynaklanıyor. Sarkozy önümüzdeki hafta ya da aylarda bakanlar kurulunda büyük değişiklikler yapacak. Bu başarısızlığının ardından da Kouchner, tabiî ki de durumu tehlikeye giren bakanlar arasındaydı. Doktor Kouchner, Türkiye konusundaki fikrini değiştirdiğini açıklayarak, Sarkozy'nin gözüne girmeyi ve bu sayede koltuğunu kurtarmayı garantiledi; hepsi bu.

Kouchner'e güveniyor muydu Türk hükümeti, bunu hiçbir zaman tam anlamamız mümkün olmadı açıkçası. Ama sosyalist geçmişi nedeniyle kendisiyle aynı kanatta yeralan Jack Lang, bir televizyon kanalında isim vermeden yaptığı açıklamada, Kouchner'in yanar-dönerliğini imâ etmişti. Mesele bundan ibarettir.

Kurtlanmalarının nedeni başka

Nicolas Sarkozy, 15 senedir özel derslerle pekiştirmeye çalıştığı hâlde öğrenemediği İngilizcesiyle bu işi çözemeyeceğini, Amerika'nın gözüne giremeyeceğini biliyor. Ne Barack Obama ne de Joe Biden, Nicolas Sarkozy'nin eski tip külüstür diplomatik ataklarından hazzediyor. Bush ile işler fena gitmiyor gibiydi; ancak ABD'nin bugünlerde dizayn ettiği yeni uluslararası politikalar, Sarkozy'yi balkona itiyor.

Size bir de sır vereyim: Obama'nın Prag'da yaptığı konuşmada Sarkozy'yi en çok rahatsız eden unsur, ABD Başkanı'nın Türkiye lehine konuşması da değildi esasen. Obama, konuşmasında çok daha önemli bir unsurun, karşılıklı nükleer silahsızlanmanın, Anglo-Sakson diplomasisinin deyişiyle "Global Zero"nun altını çizmişti. İşte Fransa'nın yanaşmak istemediği en büyük siyasi dönüşüm, esas bu konuda gerçekleşebilir. Obama'nın bu konuya, üstelik de Strasbourg'daki zirvenin hemen ertesinde girmiş olması, Fransa'ya "NATO'ya hoşgeldin. Hadi bakalım, şimdi beraber silahsızlanıyoruz" şeklinde ulaştı. Fransa 1965'te NATO'nun askeri kanadından kendini, tam da bu nedenle, nükleer caydırıcılık sırlarını Amerika'yla paylaşmamak adına soyutlamıştı. Şimdi geri döndü ve ABD daha ilk günden "Kaldığımız yerden devam" mesajını göndererek, Sarkozy hükümetini bir hayli irkiltti. Yarının konusu olan Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini, işte bundan, yani bugünün konusu olan nükleer silahsızlanma meselesinin üstünü örtmek istediklerinden öne çıkartmaya çalışıyorlar.

Tutar mı? Göreceğiz. Ama hiç sanmıyorum.

Biz de sizi...

Ben Türkiye'nin AB'ye üye olmasına her zaman karşı çıktım ve hâlâ karşıyım. Fransa'nın bu tutumunu Birlik üyelerinin büyük bölümü de paylaşıyor. Türkiye büyük bir ülke, Avrupa'nın ve ABD'nin müttefiki. Türkiye'yle imtiyazlı ortak olarak ilişkilere devam edilmeli. Bu yöndeki tutumum değişmedi ve değişmeyecek.
Nicolas Sarkozy, 5 Nisan Pazar, TF1
Bu tartışma bizde cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bile önce kapandı. Türkiye'yi imtiyazlı, hattâ benzersiz ortak olarak görüyoruz. Ama hepsi bu.
Michel Barnier (Tarım Bakanı), 6 Nisan Pazartesi, Le Figaro
Grubumuz Türkiye'nin Birlik'e girmesine büyük çoğunlukla karşıdır.
Jean-François Copé (UMP Meclis Grubu Lideri), 6 Nisan Pazartesi, AFP
Sarkozy yalan söylüyor, burnu uzuyor. Türkiye'ye esas karşı olan biziz.
Jean-Marie Le Pen (Front National Lideri), 6 Nisan Pazartesi, basın açıklaması

3 Nisan 2009 Cuma

Sarko'nun hızlı günleri


Nicolas Sarkozy'nin müthiş bir belagat yeteneği olduğu gerçeğini teslim etmek zorundayım. Hatırlarsanız, Fransa'da bir süredir 'Kapitalizmin ahlâkîleştirilmesi' başlığı altında bir tartışma yürütüldüğünü söylemiştim. Eski bir tartışmanın, bugünkü küresel ekonomik krize uyarlanmış hâliydi kuşkusuz bu. Batı coğrafyasında liberalizme en az ve en ağır kapı açan ülke konumundaki Fransa'nın bu konuyla haşır neşir olmasında şaşılacak bir şey yoktu ayrıca.


İlerleyen günlerde bu tartışma, artık benim buradan size anlatmamı gerektirmeyecek kadar büyük bir hızla kitleselleşti zaten. Londra'daki G20 Zirvesi, özellikle de Nicolas Sarkozy'nin 'daha ahlâkî bir kapitalizm' talepleriyle bu prensibi bir şekilde benimsedi. Öngörülen önlemlerin gerçekten pek ahlâklı, pek namuslu olup olmadığı konusundaki olası bir ikinci tartışmayı şimdilik dışarıda bırakarak söylemek gerekirse, Fransa'nın G20 Zirvesi'nde ortaya çıkan tabloda büyük payı olduğuna rahatlıkla ikna olabiliriz. Vergi cennetleri konusunda kara, gri, ak listeler; bu kara listede yeralan ülkelerde yatırım yapan dev finans kurumları için öngörülen küresel yaptırımlar; banka açıklarının sıfırlanması; çevre politikalarının ilk kez bu denli büyük bir zirvede ana eksene yerleşmesi gibi parametreler, Sarkozy'nin Londra'da yürüttüğü tatlı-sert diplomasinin başarıyla sonuçlandığını gösteriyor.

Önümüzdeki saatlerde de NATO'nun askeri karar mekanizmasına geri dönecek Fransa'da Sarkozy için parlak bir hafta oldu doğrusu. 'Ahlâkî kapitalizm' konusunda Batılı dostlarını, NATO konusundaysa kendi vatandaşlarını üç aşağı beş yukarı ikna etmeyi başardı.

19 Mart 2009 Perşembe

Fransız alışkanlığı


Son olarak 29 Ocak'ta toplanmışlardı. Benim Fransa'da izlediğim en kalabalık gösterilerden biriydi. Fransa çapında en az 2 milyon kişi sokaklardaydı. Bugün yine genel grev vardı ve şu saatlerde gelen haberlere göre, 29 Ocak'tan da kalabalıkmış sokaklar.
Ben de République Meydanı'nda başlayan bu gösteriyi biraz takip etmeye çalıştım. Vaktim kalmadığından, Nation Meydanı'na doğru yürüyüşü takip etmedim; ancak daha yürüyüş başlamadan bile, yüzbinden fazla insanın o an etrafınızda olduğunuzu anlıyorsunuz.
Bu gösterilerin sebepleri değişmiyor, bir süre daha değişmeyecek. En az 2 milyon 200 bin işsiz var Fransa'da. Yıl sonunda 3 milyona doğru yaklaşması bekleniyor. Asgari ücret 1037 Euro. Fikriniz olsun diye söylemek gerekirse, ortalama bir semtte 40 metrekarelik evin fiyatı 800 ilâ 1000 Euro arasında değişiyor. Bu şartlar altında; "Daha çok çalış, daha çok kazan" sloganıyla iktidara gelen Sarko'nun protesto edilmemesi mümkün mü?

16 Mart 2009 Pazartesi

/-)

Hadopi koydular adını. Esasen, "Haute autorité pour la diffusion des œuvres et la protection des droits sur Internet"in kısaltması oluyor. Eserlerin Yayımlanması ve İnternet Haklarının Korunması Yüksek Kurulu gibi bir anlama geliyor. Sarkozy'nin son model, internetten lisanssız içerik indirenin canına okurum, aparatı oluyor aynı zamanda.

Gazetelerde okumuşsunuzdur belki; kısaca özetlemek gerekirse, bugünlerde Ulusal Meclis'in gündeminde bulunan bu Hadopi yasası, izinsiz indirmenin önüne geçmeyi hedefliyor. Buna göre, internet servis sağlayıcısı bir şirket, izinsiz indiren müşterisine önce bir e-posta mesajı göndererek, "Böyle devam edersen, canın yanacak" diyor; müşteri akıllanmazsa, bu sefer iadeli taahhütlü mektupla, "Bana bak, canına okurum, suyunu keserim" diyor; müşteri aynen devam ederse, "Eh benden günah gitti" diyerek, hakikaten suyunu, yani internet bağlantısını kesiyor. Ceza, yerine göre 3 aydan 1 yıla kadar bağlantısızlık şeklinde uygulanacak, eğer yasa geçerse.

Sarkozy'ye çok yakın bir gazeteci, geçenlerde bir itirafta bulunarak, Cumhurbaşkanı'nı hiç bilgisayar başında görmediğini söyledi. Gerçekten de Sarko, her hâliyle manuel bir insan görüntüsü veriyor. Bunu coach'uyla bir konuşsa iyi olur diye düşünüyorum.

İnternetçiler bu işe kızdılar ve tabiî şimdiden uygulamaya karşı çıkan siteler açmaya başladılar. Özellikle de "Korsan Şebekesi" isimli internet sitesi, yasa tasarısına karşı geniş katılımlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya'nın da işareti, internet diline uygun bir biçimde /-) olarak belirlendi. Yukarıda gördüğünüz protesto banner'ında, "Milyonlarcayız. Bize korsan muamelesi yapıyorlar" deniyor.

Bu arada hükümetin izinsiz indirmeye karşı kampanya kapsamında daha önce açtığı jaimelesartistes.fr (sanatcilariseviyorum.fr) sitesi de hack'lendi. Site, bu yazının yazıldığı şu saatlerde henüz kendine gelebilmiş değil.

Ayrıca Fransa'nın ünlü iktisatçı, vakt-i zamanında Mitterand'ın sağkolu, kültür ve iletişim duayeni Jacques Attali de hükümete karşı bayrak açtı. Blog sitesinde "Skandal ve gülünç bir yasa" başlıklı bir yazı yayınlayan Attali, müzik ve sinema alanında hizmet veren dev firmaların, Fransa'da etkili birkaç sanatçının arkasına sığınarak, devasa kazançlarına yenilerini eklemek adına, yeni iletişim modellerinin algoritmasını tanımayan gerek sağ gerekse de soldan politikacıları kullandıklarını öne sürdü.

Yasa muhtemelen Nisan başı gibi oylanacak. Bence yasa geçsin. Geçtikten sonra, artık kullanıcıların 'indirme' işlemine pek rağbet göstermediğini, herkesin Youtube'den, oradan buradan 'stream' ettiğini, dolayısıyla engelleyemeyeceklerini, bu arada yeni iletişim tekonolojilerine tamamen cahil olduklarını artık kendileri de görmek zorunda kalmış olacaklar. Bu da onlara yeter.

12 Mart 2009 Perşembe

NATO mermer

Fransa NATO'ya girecek, bu belli oldu artık. Dün Sarkozy, bu konuda önceden de bilinen görüşünü, her zamanki hamasî üslûbuyla resmîleştirdi. Fransa, hatırlatalım, 1966 yılında NATO'nun askeri karar mekanizmalarından çekilmişti. Kararı alan, dönemin devlet şefi Charles de Gaulle idi ve argümanı da, Fransa'nın savunma stratejilerini, Amerika'nın güdümünde hareket ettiği gerekçesiyle NATO'ya kapalı tutmak idi. Yani, bizim de çok iyi bildiğimiz 'tam bağımsızlık' kavramı, etkili olmuştu bu kararda.



De Gaulle'ün tavrı, çok uzun yıllar desteklendiğinden, Fransa'nın NATO konusundaki tutumu uzun yıllar değişmedi. Ne sağda ne solda pek de farklı ses çıkmıyordu bu konuda. Gelgelelim Duvar'ın yıkılması, her şey gibi, NATO'yla ilgili algılamayı da yavaş yavaş değiştirdi. Fransa'nın 'askeri işgal' korkusundan hareket ederek askeri stratejiler geliştirmesi fikri, yerini, yeni tür risklere karşı, global önlem mekanizmalarına dahil olma modeli lehine evrildi. Bu evrimi gören François Mitterand, 1992'de ilk denemeyi yaparak, NATO'nun askeri kanadına temsilci sokmayı denedi; 1996'da Chirac bunu kurumsallaştırdı. Bugün işte bu sürecin son aşamasındayız: Sarkozy, Fransa'yı resmen NATO'ya geri döndürmeye hazırlanıyor.

Sarko dün, her zamanki gibi fırlamalıklar yaparak anlattı meseleyi: "NATO'ya girersek tam bağımsızlığımızı kaybederiz" argümanını, "Dostlarımıza küfrediyorsunuz. Ne yani, zaten NATO'da olan dostlarımız tam bağımsız değiller mi?" sorusunu sorarak; "NATO'ya geri dönüş kararı, De Gaulle mirasına ihanet olur" ısrarını, "De Gaulle'ün bugün şu durumda ne yapacağını nereden biliyorsunuz? 1966'da nasıl 1920'lerin mantığıyla hareket etmediyse, 2000'lerde de 1960'ların siyasal iklimine göre kararlar alacak değildi" diyerek çürüttü. Hattâ daha da öteye giderek, NATO'daki Amerikan ağırlığının sebebini, Avrupa'nın örgütteki zayıflığına, o zayıflığı da, herkesin gönlünü çalacak bir patriyotizmle, Fransa'nın yokluğuna bağladı.

Türkiye ne yapacak?

Şimdi artık bu süreç başlamış durumda. Gerisi açıkçası biraz hikâye. Meclis'te önümüzdeki günlerde görüşecekler, tartışacaklar, oylayacaklar; ancak sonuç şimdiden belli: Fransa'nın geri dönüş talebi, Nisan başında Strasbourg'da düzenlenecek tarihî NATO Zirvesi'ne iletilecek. Sorun çıksa çıksa, burada, o da Türkiye tarafından çıkabilir; zira Türkiye Fransa'yı bloke edebilir deniyor. Ben böyle bir gelişmeye, yüzde sıfır ihtimâl veriyorum. Sarkozy, bu meseleyi çoktan hâlletmiş olmasa, bu kadar maceraya da zaten girmezdi. Türkiye şimdilik sessiz. Ama bu sessizlik, sanıldığı gibi Fransa'yı tedirgin etmeye yönelik değil bence; seçim öncesi çıkacak olası tepkilerin önünü kesmeye çalışıyor hükümet esasen. "Bize AB üyeliği nedeniyle set çeken Fransa'nın önünü biz niye açıyoruz?" sorusuyla seçimden sonra karşılaşmayı tercih ediyorlar.

Ama bu soru er ya da geç mutlaka sorulacak. Hükümet, bunun yanıtını hazırladı mı? Türkiye, Fransa'ya bu kapıyı açarken, karşılığında ne alacak, belli mi? Merak konusu...

20 Kasım 2007 Salı

Tam bir yırtılma


"Onlar dışarıdan solcu. Hükümete gelince hemen sağa dönerler" dedi bugünkü gösteri için beni Place d'Italie'ye götüren taksici. Hem kendi ülkesini, Fransa'yı; hem atalarının ülkesini, İsrail'i; hem de benim ülkemi, Türkiye'yi yakından takip ettiğini söylediklerinden anladığım bir Yahudi. Hükümeti eleştiren hemen herkesin sorunu, daha önce bu sayfada sözünü ettim, aslında sosyalistlerin de Sarkozy'nin reformlarından memnun olması. Muhalefet, bir tür ikiyüzlülükle, grevlere destek çıkmakla beraber, off the record, hükümetin hamlesinin doğru olduğu görüşünde.

Yollar erkenden kapatıldığı için, Tolbiac'ta inip Place d'Italie'ye kadar yürüdüm. Doğrusu, gösterinin başlamasına bir saat kala, beklediğimden çok daha fazla sayıda insan toplanmıştı bile. Polisler, öğretmenler, öğrenciler, demiryolu işçileri, La Poste çalışanları...

Fransa aşağı yukarı son 25 yıl içerisindeki en büyük politik yırtılmasını yaşıyor. "Amerikancılık"la suçlanan ve muhalefet tarafından adeta şeytanileştirilen, Hitler'le kıyaslanan Nicolas Sarkozy, kendisine karşı çıkanlar için nefret, yanında olanlar içinse hayranlık nesnesi.

Gösteriler, grevler, kuşkunuz olmasın, aralıklı olarak tekrar tekrar gündeme gelecek. Ama bu hükümet de, her şeye rağmen, yapacağını yapacak. Bu yırtılma içerisinde Fransa, sağ için liberalizmi, ya da neoliberalizmi keşfedecek; merkez sol içinse sosyalizm yerine -Blair usûlü- sosyal demokrasiyi.

Bu iyi mi, kötü mü; kararı size bırakıp, sadece olanları ve olacakları söylüyorum.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Grev yapma hakkının sömürüsü

Grev durmaksızın devam ediyor. İnanın, şuradan şuraya adım atmak artık imkânsız hâle geldi, desem, böylesi bir grevden yana olanların bir kısmı, "Demek işe yaramış" diyecekler. Oysa bir grevin amacı hayatı felç etmek değil, hayatı felç etmeyi de göze alarak "haklı çıkar"ını savunmak olmalı.

Burada savunulan çıkar, haklı değil. Herkesin 40 yıl boyunca ödediği emekli sandığı payını, 37,5 yıl ödeyen kıyak emeklilik adaylarından bu imtiyazı geri almaya davranan bir reform sözkonusu. Üstelik, hemen tüm uzmanlar da aynı şeyi söylüyor; grevlere arka çıkan muhalefetteki Sosyalist Parti bile, aslında bu reformdan yana. Ama Beşiktaş'ın Çarşı'sı gibi, her şeye karşı. Kıçı iki kanat.

Ötesi; bazı hukuk uzmanları, artık "grev hakkının sömürüldüğü"nü öde sürmeye de başlamış durumdalar. Özellikle de greve katılmama kararı alan çalışanlara yönelik olarak oluşturulan "mahalle baskısı", Fransız yasasına göre suç teşkil ediyormuş. Bugüne kadar hiç uygulanmayan bu kural, birdenbire gündeme gelir mi dersiniz?

Bence gelmeli.

12 Kasım 2007 Pazartesi

"Regimes speciaux" dedikleri...

Fransa, yarın akşamdan başlayarak, kısa süre içerisinde ikinci kez büyük bir grevle karşılaşacak. SNCF (Demiryolları), RATP (şehir içi ulaşım hizmetleri), EDF (Electricité de France) ve GDF'in (Gaz de France) katılacağı bu grevle, en az birkaç gün boyunca, şehiriçi, şehirlerarası ve uluslararası tren ulaşım seferleri %70 oranında aksayacak. Ayrıca elektrik ve gaz hizmetlerinde de aksamalar, yer yer kesintiler olabileceği söyleniyor.

Peki ama neden?

Yanıt: "Régimes speciaux" dedikleri "özel emeklilik"i içeren yasayla ilgili bir hükümet reformundan...

Reform, yukarıda adı geçen kurumlarda çalışan yaklaşık 500 bin çalışanın hakkı olan "özel emeklilik" yasasında değişikliğe gidiyor. Buna göre bu 500 bin kişi, emeklilik haklarını artık 37,5 yıl içerisinde değil, aynı diğer 25 milyon çalışan gibi, 40 yıl içerisinde elde edebilecekler. Hükümet, bu sektörlerden emekli olanların sayısının son 20 yıllık süreç içerisinde, hazinenin karşılayamayacağı bir hızla arttığını, buna karşılık emeklilik sandığına aylık ödeyenlerin sayısınınsa hızla düştüğünü öne sürerek, reform pakedini kamuoyuna sundu.

Tarihçe

Fransa'da "régimes spéciaux" adı verilen bu nanenin kökü, inanmayacaksınız ama, 1673 yılına dayanıyor. İlk kez o dönemde, Bahriyeliler için, "çalışma koşullarındaki hayati zorluklar" gerekçe gösterilerek yürürlüğe giren özel emeklilik uygulaması, yüzyıllar içerisinde evrilerek ve genellikle de birçok başka sektöre yayılarak bugüne kadar geldi. Bugün, aralarında Millet Meclisi, hastane vb sağlık merkezleri, Fransız Tiyatrosu gibi kalemlerin de bulunduğu toplam 16 sektör, "régimes spéciaux"dan yararlanıyor. Başka bir deyişle hükümet, SNCF, RATP, EDF ve GDF'i bu listeden silerek, özel emekliliğe bağlı kalem sayısını 16'dan 12'ye indiriyor.

Sentez

Başbakan François Fillon, daha dün verdiği bir demeçte, özetle, "İstedikleri kadar yırtınsınlar. Geri adım atmayacağız" dedi. Sarkozy de böyle diyor. Peki bütün bunlar, Fransa'nın gidişatı açısından, neye işaret ediyor?

Fransa'da kamuoyunun özel sektörde çalışan beyaz yakalılardan ve işverenlerden oluşan kısmı (yani büyük kısmı), ekonomide liberalleşmenin (ya da kötümser ifadeyle, Amerikanlaşmanın), ülke ekonomisini yeniden büyüteceği düşüncesine ikna olmuş durumda. Nicolas Sarkozy'nin cumhurbaşkanı seçilmesinin ardında yatan gerçek neden de, aslında bu.

2012 yılına kadar Fransa'yı Avrupa'nın en hızlı büyüyen dört ekonomisi arasına sokma amacında olduğunu söyleyen ve bunu da liberalleşme projesine dayandıran Sarkozy, aynı dönem içerisinde, şimdilerde %8'in üzerinde görünen işsizliği de, %5'in altına düşürme sözüne angaje olmuştu.

İşte bütün bunları yapabilmesine kaynak olarak devlet giderlerini kısma yöntemini başat reform manivelası olarak belirleyen Sarko, memur sayısının azaltılması, üniversite finansmanlarının özel sektöre de açılması ve nihayet özel emeklilik yasasının kapsamının daraltılması gibi uygulamalarla, hedefi doğrultusunda adım adım ilerliyor.

İşin ilginç yanı, bütün bunları yaparken, sözü edilen meselelerde tonu giderek yükselen toplumsal muhalefete karşı en ufak bir geri adım atmayan Fransa Cumhurbaşkanı, tuhaf bir şekilde, seçim öncesi sözleri arasında bugüne dek bir tek, Türkiye'nin AB üyelik süreci konusundaki olumsuz tutumunda yumuşama gösterdi.

Bu ayrı bir konu ve bir ara ilgileniriz. Bugünlerde daha çok, grevler ve toplumsal muhalefetle uğraşacağız.

9 Kasım 2007 Cuma

Öğrenciler neden yine sokaklara döküldü?
















Bugün bütün günümü öğrenci gösterilerini izlemekle geçirdim. Aslında uyanık hükümet, şimdi öğrencilerin protesto ettiği "üniversitelerin özerkleştirilmesi reform pakedi"ni, Ağustos ayında, herkes tatildeyken büyük ölçüde geçirmişti. Dolayısıyla bugünlerde yaptıkları gösteriler, çok büyük olasılıkla fazlaca etki yaratmayacak.

Gösterinin son saatlerinde, öğrencilerin işgal ettiği Gare du Nord'da bana yaklaşan bir Çinli, bu insanların neyi protesto ettiklerini sordu, ben de anlattım. Çinli bana, "Yani Mayıs 68 gibi bir şey mi bu?" diye soruverdi sonra...

1968 Mayıs'ı öyle bir şey ki, dünyanın neresinde öğrenci eylemi düzenlense, şematik olarak kendisine benzetiliyor. Oysa o dönemin "özgürleşme, devrim" şiarının yanında, bakın dün izlediğim gösteride ne gibi istekler vardı:

- Üniversiteler özerkleşmesin.

- Her üniversitenin diplaması kendine özgü olmasın, "milli diplama sistemi" devam etsin.

- Üniversiteler vakıf kurup finansman sağlamasın. Bu "özelleştirme"ye girer. Her şeyi (çok sevdikleri!) devlet idare etsin!

- vs.

Fransa'da sosyalist geleneğin ne kadar da güçlü olduğundan konuşuyoruz arada arkadaşlarla. Oysa, böyle şeyler gördüğümde anlıyorum ki, sosyalist geleneğe zamanında gücünü veren "özgürleşme, eleştirel kalma" yaklaşımı gitmiş; yerine, basmakalıp yargılardan oluşan kör bir söylem, basbağı totemik bir devlet yaklaşımı ve 19. yüzyıla ait bir siyasi algılama gelmiş.

Bunun Mayıs'la, 68'le ne ilgisi var şaşkın Çinli!

6 Kasım 2007 Salı

Zenginlik tabusu yıkılırken...

Nicolas Sarkozy'nin maaşı tartışmalarının, henüz okumadığım, ama merak ettiğim, Fransızların zenginlik düşmanlığını anlatan yeni bir kitabın çıkmasıyla aynı döneme denk gelmesi, manidar oldu.

Cumhurbaşkanının maaşı, net 7 bin 84 €'dan 19 bin 331 €'ya çıkarıldı. %172'lik artış doğal olarak tartışmaları da beraberinde getirdi. Böyle konular muhalefetçe her zaman her yerde kullanılır. Oysa herkes gayet iyi bilir ki, cumhurbaşkanına verilecek 10 bin 20 bin euro'luk bir paranın ülke ekonomisinin tırnağına bile dokunması sözkonusu değildir. Burada tartışma, zaten bu doğrultuda değil aslında. Eleştirenlerin derdi başka: sembolik olarak bunun iyi bir gösterge olmadığından yola çıkıyor muhalefet.

Bu ilginç bir mesele. Çünkü Nicolas Sarkozy, cumhurbaşkanlığına oynamaya başladığı günlerden bu yana, sembollere yüklenen olumlu/olumsuz değerleri ters çevirme gayreti içinde. "Otorite" sözcüğü sözgelimi, Nicolas Sarkozy sayesinde şeytanî anlamından sıyrıldı. "Milliyetçilik"in de giderek, pozitif yönleri keşif konusu hâline gelmeye başladı. Hattâ Sarko, seçim kampanyasının müthiş yankı uyandıran son söylevinde, kendisinin cumhurbaşkanlığının, "68 hareketinin mirasını ortadan kaldırmak için iyi bir fırsat" olacağını açıkça dile getirmişti.

Cumhurbaşkanının bu girişimleri, bugüne dek soldan, saplantılı bir "anti-Sarko" söylemi dışında hiçbir teorik-pratik karşılık göremediğinden, Sarkozy, amacına yönelik olarak çok hızlı yol alan bir lider görünümüne büründü.

Anlayacağınız, kırılacak son tabu, "zenginlik" olarak görünüyor. "Daha çok çalışın, daha çok kazanın" diyen Sarkozy, oradan oraya öylesine koşturuyor ki; kamuoyunu bu yönde ikna ederken, "Ben de öncekilerden daha çok çalıştığıma göre, daha çok kazanırım" demeye getiriyor. "Zenginlik" tabusu da, böylece kırılmış oluyor.

Sarkozy durmuyor ve en azından bir süre daha durmayacak.

(Fotoğraf: AFP)