16 Mart 2009 Pazartesi

Fransa Türkiye'yi öptü

Buradaki diğer muhabirlerin yaptıkları haberleri hâliyle yakından takip ediyorum. Bazen, benim de yaptığım bir haberin onlar tarafından nasıl ele alındığını görmek aydınlatıcı oluyor. Ayrıca kimi zaman da, hangi haberlerde atlatıldığınızı görüyorsunuz.


"Fransa, Türkiye'yi örnek aldı" haberini görünce dün, gülümsedim. Daha başlıktan anlaşılıyordu gerçi, nasıl bir şeyi 'kaçırdığım', ama olsun, okudum. ANKA Ajansı'nın geçtiği habere göre, Fransa'da bir strateji uzmanı, "NATO'ya girmek ABD'ye teslim olmak anlamına gelir" şeklindeki yaygın kanıyı reddederek, "Türkiye NATO'da olduğu hâlde, 2003 yılındaki Irak Savaşı sırasında ABD Ordusu'na üslerini açmadı" demiş. Strateji uzmanı dediğim, Libération'un strateji konularına bakan muhabiri Jean-Dominique Merchet. Libé'nin internet sitesinde NATO konusuyla ilgili bir chat yapılmış; bu chat sırasında gelen okuyucu sorusuna böyle yanıt vermiş Merchet. 

Ajansın buradan çıkardığı sonuç, Fransa'nın Türkiye'yi örnek almış olması!

Quel alaka?

Eeğri oturup doğru konuşmak gerekirse; benim çalıştığım ajans (DHA) da böyle haberleri seviyor. AA da bayılıyor. Çünkü gazeteler, televizyonlardan bu tarz talepler çok geliyor. Altı üstü bir uzman yorumu hâlbuki. Önemsiz, demek istemiyorum, önemli tabiî ki; ayrıca katılıyorum da zaten Merchet'nin yorumuna. Gelgelelim, buradan yola çıkıp, "Fransa'nın Türkiye'yi 'örnek aldığı" sonucu nasıl varabiliyoruz yahu?

Dedim ya, talep olduğu için ben de Fransız gazetelerinde yeralan kimi yorumları, analizleri haberleştirebiliyorum. Tabiî bu tür haberlerin tamamında, habere konu olan yorumun, sadece yazarını bağladığını vurgulamaya çalışıyorum. Ama sağolsun bazı gazeteler, benim bu yaptığım vurguyu hiç umursamadan, haberi aynen alıp, sadece başlığını değiştiriyor ve "Le Monde, Türkiye'yi sevdi", "L'Equipe Fatih Terim'i övdü" diye verebiliyorlar. Le Figaro'da Türkiye'nin AB'ye girmesinden yana tavır içeren bir yorum yayınlansa, bu, Figaro'nun ve Fransa'nın da aynı kanıda olduğunu gösterebilir mi? Gösteremez ve öyle değil zaten. Figaro da karşı, Fransa da karşı. Nasıl ki Hürriyet'te TRT-6'ya karşı çıkan yazarlar çıkmış olmasına karşın, Hürriyet'in genel politikası bunun aksi yönünde olduysa, aynı şey Fransız gazeteleri için de geçerli. Peki biz kimi kandırıyoruz?

Hayır, Fransa, Türkiye'yi örnek aldığı için NATO'ya girmiyor. Hayır, Fransa basını, Bordeaux'yu yendi diye Galatasaray'ı öve öve bitirememiş değil. Hayır, Sarkozy'nin coach'unun, müşterisine seks konusunda verdiği tavsiyeler, "Fransa bunu konuşuyor" diye nitelendirilecek kadar ilgi çekmiyor burada. Hayır, hayır ve hayır...

Abartmayın, abartmayalım.

14 Mart 2009 Cumartesi

Zam



Le Monde'un fiyatı 10 santim zamla 1.40€'ya yükselmiş. 5 sene önce 1€'ydu. Aynı 5 sene önce, yukarıda gördüğümüz standart Paris metro bileti 1.10€ idi, şimdi 1.60€.

Bu vesileyle, Fransa'da sıradan gündeliğin pahalılık kriterlerini belirleyen ürünleri sıralamak geldi içimden:
  • Baget ekmek
  • Le Monde
  • Paris metro bileti
  • Croissant
  • Patates
Aklıma gelenler bunlar. Başka ekleyecek bir şey olabilir mi acep?

13 Mart 2009 Cuma

Fransızlar kitap kurdu mu?

Pek de sanıldığı kadar değilmiş galiba. TNS-Sofres firması, La Croix gazetesi için araştırmış ve yetişkin Fransızların yüzde 30'unun hiç kitap okumadığını tespit etmiş. Nüfusun yalnızca yüzde 9'u, ayda 1'den fazla kitap okuyormuş.  Fransızların yüzde 64'ü, yılda 5'ten az kitap okuyormuş. Bu oran mesela, geçtiğimiz yıl yüzde 58 dolaylarındaymış. Yani 1 yılda epey bir farketmiş nedense.


Sarkozy'nin "Daha çok çalış, daha çok kazan" sloganı tutmuş gibi görünüyor. Kimsenin okumaya vakti kalmamış anlaşılan.

Antarktika, Arktika, Türkiye!



Geçenlerde aktif siyasi yaşamını noktalayan eski başbakanlardan Michel Rocard, Fransa'nın Antarktika ve Arktika Büyükelçisi oluyormuş. 

Şimdi ben bu gelişmeyi nasıl yorumlayacağımı bilemedim. Rocard, kısa bir süre önce, "Oui à la Turquie" ("Türkiye'ye evet!") adında bir kitap yazmıştı. Türkiye'nin AB adaylığını savunan kitabın, yüzde yüz kanıtlanamayacağı için medyaya konu olmayan, ama biz gazeteciler tarafından bilinen en önemli özelliği, Türkiye tarafından sponsorize edilmiş olmasıdır. Yani Rocard, tabiî büsbütün kalemini satarak değil ama, zaten Türkiye'nin Birlik'e üye olmasını istediği için, kitabın özellikle de böyle provokatif bir başlıkla ve yer yer aşırı övgü dolu bir içerikle basılmasına, Türk lobisiyle olan ilişkisi sayesinde izin vermişti.

Doğal olarak aklıma, bu durumu öğrenen Sarko, adamı kutuplara mı sürüyor acaba, şeklinde bir olasılık geldi. Ve fakat öyle değilmiş sayın seyirciler. Adamın kutuplara acayip bir merakı varmış ve özellikle de Arktika'nın, yani Kuzey Kutbu'nun korunması meselesiyle ilgili dünyada bilinen uzmanlardan biriymiş.

Dolayısıyla bu görevlendirmeyi anladım şimdi. Ama ister istemez aklıma şu geliyor: İnsanın kendi ülkesi dışında en çok merak duyduğu diyarlar Arktika, Antarktika veTürkiye olursa, bu durumu nasıl yorumlamak gerekir? Kutuplarda üşüyen Rocard, ülkemizin sıcak misafirperverliğinden mi etkilenmiştir mesela? Bilemedim.

Birebir de tanışmıştım. Şeker bir insan.

12 Mart 2009 Perşembe

NATO mermer

Fransa NATO'ya girecek, bu belli oldu artık. Dün Sarkozy, bu konuda önceden de bilinen görüşünü, her zamanki hamasî üslûbuyla resmîleştirdi. Fransa, hatırlatalım, 1966 yılında NATO'nun askeri karar mekanizmalarından çekilmişti. Kararı alan, dönemin devlet şefi Charles de Gaulle idi ve argümanı da, Fransa'nın savunma stratejilerini, Amerika'nın güdümünde hareket ettiği gerekçesiyle NATO'ya kapalı tutmak idi. Yani, bizim de çok iyi bildiğimiz 'tam bağımsızlık' kavramı, etkili olmuştu bu kararda.



De Gaulle'ün tavrı, çok uzun yıllar desteklendiğinden, Fransa'nın NATO konusundaki tutumu uzun yıllar değişmedi. Ne sağda ne solda pek de farklı ses çıkmıyordu bu konuda. Gelgelelim Duvar'ın yıkılması, her şey gibi, NATO'yla ilgili algılamayı da yavaş yavaş değiştirdi. Fransa'nın 'askeri işgal' korkusundan hareket ederek askeri stratejiler geliştirmesi fikri, yerini, yeni tür risklere karşı, global önlem mekanizmalarına dahil olma modeli lehine evrildi. Bu evrimi gören François Mitterand, 1992'de ilk denemeyi yaparak, NATO'nun askeri kanadına temsilci sokmayı denedi; 1996'da Chirac bunu kurumsallaştırdı. Bugün işte bu sürecin son aşamasındayız: Sarkozy, Fransa'yı resmen NATO'ya geri döndürmeye hazırlanıyor.

Sarko dün, her zamanki gibi fırlamalıklar yaparak anlattı meseleyi: "NATO'ya girersek tam bağımsızlığımızı kaybederiz" argümanını, "Dostlarımıza küfrediyorsunuz. Ne yani, zaten NATO'da olan dostlarımız tam bağımsız değiller mi?" sorusunu sorarak; "NATO'ya geri dönüş kararı, De Gaulle mirasına ihanet olur" ısrarını, "De Gaulle'ün bugün şu durumda ne yapacağını nereden biliyorsunuz? 1966'da nasıl 1920'lerin mantığıyla hareket etmediyse, 2000'lerde de 1960'ların siyasal iklimine göre kararlar alacak değildi" diyerek çürüttü. Hattâ daha da öteye giderek, NATO'daki Amerikan ağırlığının sebebini, Avrupa'nın örgütteki zayıflığına, o zayıflığı da, herkesin gönlünü çalacak bir patriyotizmle, Fransa'nın yokluğuna bağladı.

Türkiye ne yapacak?

Şimdi artık bu süreç başlamış durumda. Gerisi açıkçası biraz hikâye. Meclis'te önümüzdeki günlerde görüşecekler, tartışacaklar, oylayacaklar; ancak sonuç şimdiden belli: Fransa'nın geri dönüş talebi, Nisan başında Strasbourg'da düzenlenecek tarihî NATO Zirvesi'ne iletilecek. Sorun çıksa çıksa, burada, o da Türkiye tarafından çıkabilir; zira Türkiye Fransa'yı bloke edebilir deniyor. Ben böyle bir gelişmeye, yüzde sıfır ihtimâl veriyorum. Sarkozy, bu meseleyi çoktan hâlletmiş olmasa, bu kadar maceraya da zaten girmezdi. Türkiye şimdilik sessiz. Ama bu sessizlik, sanıldığı gibi Fransa'yı tedirgin etmeye yönelik değil bence; seçim öncesi çıkacak olası tepkilerin önünü kesmeye çalışıyor hükümet esasen. "Bize AB üyeliği nedeniyle set çeken Fransa'nın önünü biz niye açıyoruz?" sorusuyla seçimden sonra karşılaşmayı tercih ediyorlar.

Ama bu soru er ya da geç mutlaka sorulacak. Hükümet, bunun yanıtını hazırladı mı? Türkiye, Fransa'ya bu kapıyı açarken, karşılığında ne alacak, belli mi? Merak konusu...

11 Mart 2009 Çarşamba

'Dış' haberler

"Paris muhabiri" gibi bir kartvizitim olduğundan, arada spor ya da kültür-sanat haberleri yapsam da, çoğu zaman "dış haberler" servisinden sayılıyorum. Bu nedenle de, Türkiye basınında bu dış haberleri yakından takip ediyorum.


Dış haberler... İngilizce yayın yapan medya nasıl 'exterior news' filan gibi birşeyler demiyorsa, Fransız medyası da buna "nouvelles d'extérieurs" demiyor. Daha doğrusu, bildiğim kadarıyla, uygar dünyada böyle bir kullanım yok. Bir aralar, hatırlayanınız çıkacaktır, 'dış kaynaklı hafif müzik' kavramı vardı. Sonra, Ömer Karacan sağolsun, bir tür müzikal açılım geldiğinden, bu kullanım ortadan kalktı. Ama 'dış haberler'in Ömer Karacan'ı yok henüz, öyle anlaşılıyor.

O kadar önemsiz, ikincil ve hattâ üçüncül ki dış haberler, genellikle dünyada olup biten; ama 'tuhaf'  klasmanına giren olaylardan oluşuyor. İsveç'te insanlarla iletişim kurabilen bir maymun, İngiltere'de ayrı yumurta dördüzleri doğuran bir anne, Fransa'da internet üzerinden tanışan gençlerin yaptığı orji gibi konular, dış haberlerin olağan meseleleri arasında başı çekiyor. Bir televizyon kanalının dış haberler servisinde çalışan bir arkadaşımla konuşuyorum; her gün, nereden reyting gelir diye bakarak maymunluk yaptığını, kuş çıktı böcek çıktı haberlerini yetiştirmekten, 'düşünme yeteneğini kaybetmek üzere' olduğunu söylüyor. Bir başkası, gazeteye o gün tam sayfa ilan geldiği için dış haberler sayfasının hiç yayınlanmadığından şikayet ediyor.

Herkesin var bizim yok!

Şimdi bu konuya neden girdin derseniz, şuraya getireceğim: Bokunda boncuk olduğundan değil ama, Fransız medyasından besleniyorsanız, içinde bulunduğunuz gün dünyada ne olup bitiyor, mutlaka haberdar olursunuz. Le Figaro da okusanız olursunuz, Le Monde da okusanız olursunuz, Libération da okusanız olursunuz. İsterseniz haber kanalları diyin, isterseniz en kitlesel kanalların akşam haberleri; hangisini izleseniz, o gün neler oluyor, bir fikir edinirsiniz. Bunun ABD, İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya, Rusya ve daha birçok ülkede böyle olduğunu biliyorum. Tabiî ki daha 'hafif' etiketlere sahip medyalar da olabilir; ama mutlaka ve mutlaka, bugün dünyada neler oluyor, her mecrada bunu size söyleyecek en az bir organ bulunuyordur. Bir ülke hariç; orası da Türkiye!

Türk basınını okudum, Türk televizyonlarını seyrettim ve dünyadan haberdar oldum, diyemezsiniz. Bu bence, medya açısından, yalnızca bir handikap, bir kalite yoksunluğu değil, aynı zamanda basbayağı bir hak gaspına giriyor. Dünyayı takip edebilmek için hiç kimse, yabancı dil bilmek zorunda olmamalı. Bilse bile, yabancı dilden takip etmek zorunda bırakılmamalı. Bugün Madagaskar'da halk neden ayakta, Fransa NATO'nun askeri kanadına neden girmek istiyor, Kırgızistan'da muhalefet üzerinde nasıl bir baskı kuruluyor, Türkçe olarak Türk basınından öğrenmek istiyorum. Bu hakkım, ne hakla yeniyor?

Dünyayı anlamak için kendi gazetesini değil yabancı basını okuyan genel yayın yönetmeni

Hıncal Uluç geçenlerde (21 şubat), Sabah Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliğine Erdal Şafak'ın getirilmesini kutladığı bir yazı  yazdı. Şafak benim de takdir ettiğim, örnek aldığım bir gazeteci. Yalnız Uluç'un yazısında çok dikkat çekici bir unsur vardı, Sabah'ın yeni şefini övmek için kullanılan. Aynen alıntılamak gerekirse, Erdal Şafak için, "Mükemmel Fransızcasıyla dünyayı günü gününe izler. Her sabah gazeteye benim kadar erken ama koltuğunun altında bir kalın dosya ile gelir.. O sabah çıkan Fransa'nın belli başlı gazetelerinin internet dökümleriyle.. Öğleye dek hepsini okur, haberleri ve yorumlarıyla.. Öğleden sonra yazmaya oturduğunda, artık Türkiye ve dünyada ne olmuşsa, biliyordur" diyor Hıncal Uluç. Açıkça, Sabah'ın yeni genel yayın yönetmeninin, dünyadan haber almak için Fransızcasını kullanmak zorunda kaldığını görüyoruz.

Tabiî ki de çok mantıklı bir şey yaptığı Şafak'ın; ben de öyle yapıyorum. Ama bu bir lüks olmalı bence, zorunluluk değil. Dünyada ne olup bittiğini öğrenmek için, Sabah, Hürriyet, Taraf, Radikal, Yeni Şafak okumayı isterdim. Le Monde, Le Figaro, The Guardian; fazladan merakımı gidereceğim yerler olurdu böylece. Oysa şu anda, yabancı basına mecburum.

Bu durum normal mi sizce?

10 Mart 2009 Salı

Paris Gastesi geri dönüyor

Prematüre bebek oldu bizimkisi; ama güç belâ da olsa yoğun bakımdan çıkartalım onu, değil mi? Kasım 2007'de başladığım bu blogu, Kasım 2007'de bitirmişim. Maşallah. Dünyanın en kısa ömürlü blog siteleri listesinde kaçıncı sıradadır, bilemiyorum ama, bir nebze maymun iştahlı olduğumu kabul ediyorum.


Neyse efendim... Önümüzdeki günlerde yeni update çalışmalarıyla geleceğiz inşallah. Eski içeriğe baktım, biraz fazla siyasi geldi. Şimdi onu bir yandan biraz yumuşatacağım, ama bir yandan da diplomasiye bağlayacağım. Bakalım nasıl bir karışım olacak.

Gerçi ben kendim yazıp kendim okuyor olacağım ama olsun; işim bu...